Psikanaliz Defterleri 2 – Çocuk ve Ergen Çalışmaları / Çocuk, Ergen ve Ailesi
Psikanaliz
Defterleri 2,
çocukla çalışmaya dair bakışımı yeniden kurmama neden oldu. Okurken sık sık
şunu fark ettim: çocukla çalışmak çoğu zaman sadece çocukla çalışmak değil.
Daha çok, onun ait olduğu yapıyla, çoğu zaman da onun üzerinden konuşan bir
şeyle karşı karşıya kalmak gibi.
Kitap,
İrem Erdem Atak’ın annenin bedenini ele aldığı metinle birlikte en başa
götürüyor. Anne bedeni burada sadece biyolojik bir yer değil, daha çok ilk
temasın, ilk anlamların ve belki de ilk kayıpların kurulduğu bir alan gibi.
Klinik olarak zaman zaman hissettiğimiz ama adını koymakta zorlandığımız o
erken deneyimler, bu metinle birlikte biraz daha görünür hale geliyor. Çocuğun
dünyayla kurduğu ilişkinin temeli de sanki burada atılıyor.
Masallar
üzerine yazılan bölümde tanıdık bir şey başka bir yerden açılıyor. “Bir varmış
bir yokmuş” ifadesi, çocuğun iç dünyasına oldukça benziyor. Masallar burada
sadece anlatı değil; bilinçdışının dili gibi çalışıyor. Çocuğun korkuları,
arzuları, yasakları… Hepsi bu hikâyelerin içinde hem saklanıyor hem de kendini
belli ediyor.
Aile
sırları üzerine olan metin, kitapta beni en çok düşündüren yerlerden biri oldu.
Klinik odada bazen tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz ama hissedilen bir şey
olur. Sanki çocuk, kendine ait olandan biraz daha fazlasını taşıyordur. Bu
metin, o fazlalığın çoğu zaman aile içinde konuşulamayan, bastırılmış ya da
inkâr edilmiş şeylerle ilgili olabileceğini düşündürüyor.
Didier
Houzel’in terapötik işbirliği vurgusu ve Talat Parman’ın sorusu, çerçeveyi
ister istemez genişletiyor. Çocukla çalışmak, çoğu zaman ebeveynle çalışmayı da
içeriyor. Analitik oda teoride iki kişilik gibi. Ama pratikte çoğu zaman öyle
değil. Ebeveynler içeride olmasa bile, söyledikleriyle ya da
söyleyemedikleriyle orada kalmaya devam ediyor.
Otistik
bir çocukla çalışmada ‘’yineleme’’ üzerine olan metin oldukça değerliydi benim
için. Tekrarın ‘’sadece bir tıkanma olmadığını’’ hatırlatıyor. Bazen tekrar,
kurulmaya çalışan bir temasın en erken hali oluyor. Doğru karşılandığında da
yavaş yavaş bir değişim alanı açılıyor.
Alberto
Eiguer’in damga ve kendinden nefret üzerine yazısı, kişinin kendine yönelttiği kızgınlığın/nefretin
nereden geldiğini düşündürüyor. Kendinden nefret, çoğu zaman özneye aitmiş gibi
yaşansa da, dışarıdan gelen bir bakışın içselleşmiş hali gibi duruyor.
Sezai
Halifeoğlu’nun “Ergenlik kimin krizidir?” sorusu, kitapta en çok durup
düşündüren yerlerden biri. Çünkü ergenliği genelde sadece ergenin yaşadığı bir
kriz gibi düşünmeye alışığız. Oysa bu kriz çoğu zaman sadece ona ait değil.
Aile de bu sürecin içinde. Hatta bazen daha çok içinde. Çünkü ergenin yaşadığı
değişim, çoğu zaman ebeveynin de kendi kayıplarıyla, beklentileriyle ve
bırakamadıklarıyla karşılaşmasına neden oluyor.
Ergenin
yaşadığı değişim sadece bedenle ya da kimlikle sınırlı kalmıyor. Ebeveynler
için de bir kayıp, bir yüzleşme, bir sarsılma anlamına geliyor. Çocuğun
büyümesi, uzaklaşması… Ebeveynin kendi yerini yeniden düşünmesini zorunlu
kılıyor.
Bu yüzden
ergenin “sorun” gibi görülen davranışları çoğu zaman sadece bireysel bir şey
değil. Daha çok ilişkisel bir alanda ortaya çıkıyor. Ergen burada sadece kriz
yaşayan değil. O krizi görünür kılan kişi…
Bu noktada
Alper Şahin’in ergenin bedenine baktığı metin devreye giriyor. Ergenin bedeni
sadece değişen bir beden değil; çatışmaların taşındığı bir alan gibi. Bazen ergende
söze dökülemeyen şeyler bedende kendine yer bulur. Beden, ayrışma çabasının ve
içsel gerilimlerin en görünür olduğu yerlerden biri haline gelir.
Olympia
Sklidi’nin internet ve etik üzerine yazdığı bölüm ise kitabı bugüne taşıyor.
Dijital dünya, analitik çerçevenin sınırlarını zorlayan bir yer gibi duruyor.
Terapötik ilişkinin mahremiyeti, sınırları… Bunlar artık sadece odanın içinde
kalan şeyler değil. Mesajlar, ekranlar, çevrimiçi temaslar işin içine girdikçe,
bu sınırları yeniden düşünmek gerekiyor. Ve bu artık teorik bir mesele değil;
doğrudan klinikte karşımıza çıkıyor.
Kitap
sonunda kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor bence. Bir çocuğu dinlerken
gerçekten onu mu dinliyoruz? Yoksa onun üzerinden konuşan daha geniş bir
hikâyeyi mi?



Yorumlar
Yorum Gönder