ANNENİN DUYGUSAL YOKLUĞU (JASMİN LEE CORİ)


 

Anne’nin Duygusal Yokluğu, fiziksel olarak var olan ancak duygusal olarak ulaşılabilir olmayan bir anneyle büyümenin ruhsal etkilerini ele alıyor. Kitap, çocuğun duygusal ihtiyaçlarının görülmediği, aynalanmadığı ya da karşılanamadığı bir erken ilişki ortamının, yetişkinlikte nasıl bir içsel boşluk ve süreğen bir eksiklik duygusu yarattığını anlaşılır bir dille ortaya koyuyor.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, kitapta tarif edilen bu deneyimin bağlanma ve nesne ilişkileri kuramlarıyla güçlü bir şekilde örtüştüğünü söylemek mümkün. Kitap, erken dönemde yeterince duygusal olarak mevcut olmayan bir anne figürünün, çocuğun iç dünyasında zayıf, tutarsız ya da eksik bir içsel nesne temsiline nasıl yol açtığını açık biçimde gösteriyor. Aynı zamanda bağlanma kuramı açısından da, bu tür bir erken ilişki deneyiminin çocuğun güvenli bir bağlanma geliştirmesini zorlaştırdığını; yakınlıkla ilgili hem yoğun bir arzu hem de eşlik eden bir güvensizlik duygusunu birlikte üretebildiğini vurguluyor. Bu çift yönlü etki, yetişkinlikte ilişkilerde aşırı uyum, terk edilme hassasiyeti, duygusal ihtiyaçları tanımlamakta zorlanma ve yakınlıktan kaçınma ya da ona yapışma gibi örüntülerle kendini gösteriyor. Bu eksiklik, terapötik ilişkide çoğu zaman güçlü aktarım tepkileriyle yeniden sahneye çıkar.

Okurken bazı bölümlerde durup düşündüğümü fark ettim. Danışanlarda sıkça duyduğum, “bir şey istiyorum ama adını koyamıyorum”, “içimde hep dolmayan bir boşluk var”, “bir şey eksik ama ne olduğunu bilmiyorum”, “sanki hep bir şeye geç kalmışım gibi hissediyorum” ya da “biri var ama aramızda görünmez bir duvar var” gibi ifadelerle kitabın anlattığı duygusal yokluk deneyimi arasında güçlü bir örtüşme hissediliyor.

Kitabın özellikle “İyi Anne Enerjisiyle Bağ Kurmak” başlığı altında ele aldığı yaklaşım ise, bir terapist olarak bende bazı soru işaretleri uyandırdı. Bu bölümde, erken dönemde yeterince alınamamış olan bakımın, daha sonraki yaşantılarda içsel olarak yeniden bağlanılabilecek bir iyi anne enerjisi üzerinden telafi edilebileceği fikri öne çıkıyor. Psikanalitik açıdan iyi anne, dışarıda ulaşılacak bir enerji ya da hazır bir kaynak olmaktan çok, çocuğun erken ilişkilerinde parça parça içselleştirdiği, çatışmalı ve her zaman eksik kalan bir içsel nesnedir. Bu nedenle, içsel boşluğun doğrudan iyi anneyle temas yoluyla doldurulabileceği fikri, ruhsal yapının çatışmalı doğasını yer yer göz ardı ediyor.

Klinik çalışmada, eksik kalan şeyle temas çoğu zaman yatıştırıcı değil; aksine acı verici, öfke ve yasla yüklü bir süreçtir. Ayrıca bu bölümde, iyileşmenin sanki bireyin kendi içinde bir iyi anne figürü bulmasıyla mümkün olabileceği ima ediliyor. Oysa terapötik süreçte iyileştirici olan, ideal bir içsel figürle bağ kurmaktan çok, eksikliğin ve yoksunluğun düşünülmesine alan açılmasıdır. Danışanın, annesinden yeterli bakım ve sevgi alamadığını kabullenebilmesi ve bunun yasını tutabilmesi çoğu zaman terapötik olarak daha dönüştürücü bir adımdır. Bu, kitabın genel değerini düşürmese de, bu kısmın eleştirel bir mesafeyle değerlendirilmesinin daha sağlıklı olacağını söylemek isterim.

Bu bölümle bağlantılı olarak, kitabın bazı yerlerde Jungcu kavramlara yaslanması da benim için tartışmalı bir alan oluşturdu. Enerji, içsel iyileştirici figür ya da zamansız ve evrensel bir anne imgesine gönderme yapan bu dil, psikanalitik düşüncenin tarihsel, ilişkisel ve çatışmalı doğusuyla her zaman örtüşmüyor. Psikanalitik açıdan anne, evrensel bir arketipten çok, her özne için farklı biçimlerde deneyimlenmiş, her zaman eksik, her zaman çatışmalı bir nesnedir. Bu anlamda Jungcu bir iyi anne imgesine temas etmenin, öznenin kendi tarihsel anneyle kurduğu çatışmalı ve eksik ilişkiyle yüzleşmekten kaçınmaya hizmet eden bir işlev gördüğünü düşünüyorum. Klinik olarak dönüştürücü olan şey, idealize edilmiş bir içsel imgeye sığınmak değil; tam tersine, hiç alınamamış olanla, yoksunlukla ve onarılamaz kayıpla temas edebilme cesaretidir.

Bu yaklaşım bazı okurlar için destekleyici olabilir; ancak terapötik çerçevede çalışan biri olarak, bu tür kavramların ruhsal çatışmayı yumuşatma pahasına fazlaca idealize edici bir işlev gördüğünü düşünüyorum. İyileşmenin, ideal imgelerle bağ kurmaktan çok, eksiklikle ve onarılamayanla kalabilme kapasitesiyle ilgili olduğunu tekrar tekrar gözlemlemekteyim.

Bazı bölümlerde kitabın tonu, ruhsal acının taşınması ve düşünülmesinden çok, mümkün olduğunca hızlı yatıştırılmasına yöneliyor gibi hissettirdi. Bu tür söylemlerle karşılaştığımda, çoğu zaman danışanın acısının henüz yeterince düşünülmeden yatıştırılmaya çalışıldığını hissediyorum. Terapötik çalışmada ise acının düzenlenmesi, simgeleştirilmesi ve zamanla anlam kazanması esastır. Acıyı doğrudan yatıştırmaya çalışan yaklaşımlar, kısa vadede rahatlatıcı olsa da, derin ruhsal dönüşüm açısından sınırlı kalabilir. Anneyle kurulan erken ilişkilerde yalnızca özlem ve boşluk değil, yoğun öfke, haset ve saldırgan duygular da yer alır. Kitapta bu duygulara değinilse de, çoğu zaman daha kabul edilebilir ve düzenlenmiş bir çerçevede ele alınıyor. Oysa özellikle duygusal yokluk yaşayan danışanlarda bu ham duygularla çalışmak kaçınılmazdır. Bu yönüyle metin, ruhsal çatışmanın daha karanlık yüzünü yer yer yumuşatıyor.

Tüm bu eleştirilerime rağmen, Anne’nin Duygusal Yokluğu, erken ilişkilerin ruhsal yapı üzerindeki etkisini görünür kılması ve insanı kendi iç dünyasına bakmaya davet etmesi açısından benim için hâlâ kıymetli ve üzerinde durulmayı hak eden bir kitap.

 

Yorumlar

Popular Posts